Endüstri 4.0 Treninde Boş Koltuklar

Sanayi devrimlerini geriden takip etme alışkanlığı olan ülkemizde belki de ilk defa dünyaya bu kadar yakınız.

Diğer taraftan da bir o kadar uzak…

Son zamanların trendi “Endüstri 4.0” ile insandan bağımsızlığa doğru ilerleyen üretimin bizi nerelere götüreceğini merakla izliyoruz. Katıldığım seminerlerde herkes bir başarı hikayesi paylaşıyor ama gerçekte başarılan ne çok sorgulanmıyor.

Birinci sanayi devrimi buharlı makinelerle gerçekleşti, treni kaçırdık. Treni kaçırdık derken sözün gelişi değil, hakikaten buharlı trenlerle bile batıdan yıllar sonra tanışabildik.

Seri üretim ile gelişen ikinci sanayi devrimi de geç uğradı topraklarımıza, batılı ülkeler savaş teknolojilerini bile seri üretmeye geçtiğinde biz maalesef hala el işiyle, usta-çırak ilişkisiyle devam ettik. Sadece batı ilerlemedi bu devrimde, Japonya gibi doğu ülkeleri de çok iyi yerlere geldiler sanayide.

Bilgisayarların ve otomasyonun kullanıldığı üçüncü sanayi devrimi de geç geldi bize. Bize derken yerli üretimden bahsediyorum, topraklarımızda otomasyon vardı belli ölçüde ama çoğunluğu yabancı sermayeydi yakın zamana kadar.

Gelişmiş ülkeler otomasyonu olabilecek en üst seviyede uçtan uca sağlayacak duruma geldikten sonra daha fazla ne yapabiliriz sorusu gündeme geldi.

İşte dördüncü sanayi devrimi ya da popüler adıyla Endüstri 4.0 böyle doğdu. Bazıları için otomasyonun devamı ya da endüstri 3.5 olarak görülse de yapılanlar, aslında bunun bir adım ilerisine geçme potansiyeli ortaya çıktığı için 4.0 akımı başladı.

Ve belki de ilk defa zamanında tepki verdik ülke olarak bir teknolojik gelişmeye. Ne yazık ki altyapımız olmadan girdik yarışa ve yanlış stratejilerle ilerlediğimiz bu yarışta geride gidiyoruz ama çağın dinamikleri 50 ya da 100 sene önceki gibi değil, küçük gelişmelerle bir adım öne geçebilmek de mümkün bilgi çağında.

Peki neyimiz eksik diye baktığımızda temel olarak 3 ana sebep görüyorum:

  1. Otomasyon teknolojilerinde yetersizlik
  2. Bilişim teknolojilerinde yetersizlik
  3. İnsan kaynağında yetersizlik.

İlk 2 sebepten ilki olan otomasyon konusundaki yetersizliğimiz aslında üçüncü sanayi devrimini özümseyememiş ya da bu konuda yeterince yatırım yapmamış olmamızdan kaynaklanıyor. Şirketlere baktığımızda otomasyonun girebileceği pek çok süreç maddi kısıtlar yüzünden hala insana dayalı yürüyor. Zamanında otomasyon teknolojisi yurt dışından yüksek maliyetlerle geldiği için ucuz iş gücünün tercih edilmiş olması sebebiyle çağı yakalayamamışız. İşin kötüsü dışarıdan alamıyoruz, bari içeride geliştirelim diye de bir yatırım olmamış.

Buna paralel gelişmesi gereken bilişim teknolojileri altyapısı da eksik kalmış, otomasyonun bilişimi, bilişimin otomasyonu tetiklediği döngüye giremeyen şirketler otomasyonu bir alet olarak kullanmaktan ileri gidemezken, sadece masraf kalemi olarak görülen IT birimleri hazır yazılımlar ve platformların basit ama garanti çözümleri döngüsüne girerek yabancı menşeli firmalara kaynak akıtmış.

Bu ikisinin birleşiminde ortaya çıkıp, çoğu sanayi firmasında üst yönetimlerce hala fark edilemeyen 3. ve son sebep ise insan kaynağı eksikliği maalesef.

O kadar çalışanımız var diyenleri duyabiliyorum. Neden mi eksik insan kaynağı?

Çünkü doğru değil planlamamız.

Otomasyon kültüründen gelmeyen, bilişim teknolojilerine uzak çalışanlarla zaten endüstri 3.0’ı ucundan yakalayan bir iş yapış şekli var şirketlerimizin.

Bunlara ek olarak trendi yakalamak uğruna başlatılan Endüstri 4.0 projelerine ekstra kaynak ayrılmıyor. Üst yönetimler yıllardan beri süregelen IT yapar yanılsamasından sıyrılamayıp projeleri istiyor fakat proje için ekip oluşturulmuyor.

Ne mi oluyor bu durumda?

Üzerinde tam zamanlı iş yükü bulunan bir çalışan yeni teknolojileri öğrenip, geliştireceği ikinci bir görevin hakkını veremiyor. Aradaki açığı dışarıdan teknoloji alarak kapatmak ise uzun vadede maliyetleri artırırken çalışanların da yetkinlik kazanmasını engelliyor, şirketleri dışa bağımlı yapıyor.

Bu da bizi hedeften uzaklaştırırken başladığımız projeleri daha karmaşık bir sorun haline getiriyor.

Sorunun çözümü ise o kadar da karmaşık değil, insana yatırım yaparken kısa vadeli çözümler yerine biraz sabır göstermek yeterli.

Önce insan kaynağı oluşturulsun, işi dönüşüm olan bir ekip olsun ki bölünmeden, odaklı bir şekilde çözüme gidebilsinler.

Varsın 6 ay sonunda iş emirleriniz otomatik akmasın, bugüne kadar otomatik değildi de işler mi duruyordu?

Varsın üretimden topladığınız veri size bir sonraki arızanızı ne zaman yaşayacağınızı önceden söylemesin, bakımcılarınız belki bir süre daha eskisi gibi çalışırlar.

Kısacası ekibi oluşturduktan sonra onlara biraz da zaman verin. Dışarıdan aldığınız teknoloji günü kurtarır, kendi teknolojiniz yarını.

Kurumsal IT Birimleri Neden Başarılı Olamıyor?

IT yöneticilerinin en büyük derdidir yapılan işi üst yönetime anlatabilmek. O kadar yüksek bir hızla dijitalleşen bir dünyadayız ki işe başladığı yıllarda iş yapma pratiği bilgisayar içermeyen pek çok beyaz yaka ile hala beraber çalışıyoruz ve üst yönetimler de çoğunlukla bu kişilerden oluşuyor.

Tüm şirketin birkaç bilgisayar ve yazılım ile döndürüldüğü 90’lardan her çalışanın bilgisayar, tablet, akıllı telefon gibi ara yüzlerle onlarca, hatta yüzlerce sisteme eriştiği günümüze 20 yıl gibi bir sürede geldik, arayüzler basitleştikçe arka plandaki sistemler karmaşıklaştı, sistemler karmaşıklaştıkça IT’nin işi zorlaştı ama son kullanıcı ve üst yönetimin gözü arayüzlerin arkasını göremediği için yapılan işi görünür hale getirmek de daha zor hale geldi.

Eski kafalı yöneticiler, eski alışkanlıklarına devam ettiler bu süreç boyunca ve şirketleri, teknolojik evrimlerinde güçsüz kaldılar. IT’nin kendine özgü sistematiği olduğunu kavrayamadılar, yanlış kurgulanan sistemler yamalı bohçalar haline geldikçe daha da vazgeçilmez oldular şirkette eski IT’ciler.

Ama diğer bir yandan da sorun ve masraf merkezi haline getirdiler IT’yi son kullanıcının ve tabii ki yönetimin gözünde.

IT’yi bir destek birimi olarak görmelerine rağmen IT’nin bir hizmet birimi olarak yapılanmasını gerçekleştiremeyen şirketlerde müşteri memnuniyeti düşerken, bel bağlanan sistemlerin kurumsal kurguda olmaması sebebiyle de verimlilikte beklenen artış yaşanmadı.

Bir de bunun üstüne çoğalan sistemlere ve büyüyen şirketlere paralel bir IT büyümesi gerçekleşmeyince memnuniyetsizlik arttı da arttı.

Bazı şirketler de sorunu tespit edebilmelerine rağmen ilacı yanlış kullandılar. IT hizmetlerini ITIL tabanlı süreçlere geçirirken süreçlerin sadece adlarının olduğu, eski yöntemlerin pratikte işletildiği bir yapıya büründüler, sonuç tabii ki yine düşük müşteri memnuniyeti.

Peki sorun neydi?

Kalite maliyetleri ya ihmal edildi, ya da dile getirilse bile kabul görmedi.

20 yıl öncesinin düşük teknolojili az sayıda sistemine göre kurgulanmış IT kadrosunu, yüksek teknolojili çok sayıda sistemden sorumlu tutup, bir de üzerine ekstra kalite süreçleri getirince bünye yapılan tedaviyi reddetti ve kendi içinde kısayollar oluşturmaya başladı.

Kısayollar kalite maliyeti yaratmadıklarından o an için işe yarar ve masrafsız sonuçlar verdiyse de uzun vadede getirdikleri kalitesizlik maliyetleri ile şirketlere daha büyük zarar verdi.

Peki treni kaçıran bu şirketler için endüstri 4.0, nesnelerin interneti ve dijitalleşme ile yakalanması gereken hedefin daha da hızlı uzaklaştığı bir dünyada çözüm nedir?

Yeniden yapılanma.

Ama daha önce denenen şekliyle değil, kanserli hücrelerden kurtularak, yapıyı sağlam temeller üzerine oturtarak.

Tabii ki IT’ye olan bakış açısında da değişikliklere gitmek gerekli bu yapılanma sırasında. IT’nin, ana iş kolunun iş yapış şeklinin ayrılmaz bir parçası olduğu gerçeğini kabullenerek kurgulanan bir şirket geleceğe emin adımlarla ilerleyebilir, aksi takdirde geçmişin tozlu sayfaları arasında kendisine yer edinmekten başka bir seçeneği yoktur.

Dijitalleşen dünyanın geleceği IT’dir. IT geleceğimizdir.

IT süreçlerinde trendlerin esiri olmak

Aslına bakarsanız sadece yazılım süreçlerinde değil, hayatın her alanında trendlere esiriz. Özellikle kurumsal yapılarda değişim ve çağa ayak uydurma isteği herşeyin hızla değiştiği günümüzde resmi daha yukarıdan gören IT yöneticilerini trendlerin peşinden koşmaya iterken, resmi aşağıdan gören IT profesyonellerinde ise kafa karışıklığına yol açıyor.

Peki sıkıntı nerede?

Sıkıntı hayatın ritminde.

Hayat biraz hızlı akıyor ve trendler bu hıza ayak uydurmamızda ya bize yardım ediyor ya da bir sonraki trende kadar yerinde saymıyormuşuz izlenimi yaratıyor.

Kafalar mı karıştı? Memnuniyetle açayım:

Bütün iş ne yaptığımızda bitiyor, hangi trendin peşinden gittiğimizde değil.

O gün geliştirdiğiniz web uygulamaları DevOps bakış açısına uygunsa başarılı oluyorsunuz, sizin gözünüzde DevOps en mükemmeli oluyor ama örümcek ağına dönmüş bir ERP sisteminde DevOps aynı sonucu vermiyor.

Agile ile hızlı ve mükemmel sonuçlar alabildiğiniz küçük çaplı projeleriniz var ama aynı anda onlarca kişinin çalıştığı bir Agile projesi ile darboğaz yaşayabiliyorsunuz.

Neden?

Aslında cevap çok basit:

Tek bir trende takılıp gitmek yerine işe uygun yöntemi uygulamak gerekiyor. Trendleri birer araç olarak kullanmak yerine amaç olarak kullanıyoruz.

Bugün büyük kurumlara baktığımızda bir çoğunu bir DevOps çılgınlığının sarmış olduğunu görüyoruz, aynı kurumlar 5–10 yıl önce harıl harıl Agile peşinde koşuyorlardı, son zamanlarda ScrumMaster iş ilanlarında ne kadar azalma olduğunu belki takip edenler de fark etmişlerdir.

Yapılması gereken projeyi iyi anlamak, ihtiyacı trende uydurmaya çalışmak yerine doğru yöntemi belirleyerek ilerlemek, tabii ki bu arada projeyi/operasyonu doğru yönetmek her zamanki gibi önemini koruyor.

Yöntemin doğru seçildiği, kaynakların doğru planlanıp, değişimin doğru yönetildiği bir iş başarıya ulaşır, ayaklardan birindeki dengesizlik tüm işi bozar.

Süreç kelimesinin anlamını unutmamak gerekir:

“Girdileri alıp bir çıktıya dönüştüren her faaliyete süreç denir.”

Herşeyde yaptığımız gibi bu konuda da anlamın içini boşalttığımızdan isimlerin peşinden koşup gerçekte yapmamız gerekenden sapıyoruz, girdileri çıktıya dönüştürmek yerine arayı trendlerle dolduruyoruz. Halbuki bu yöntemleri birer araç olarak kullanmayı öğrenebilsek yakaladığımız esneklik ile daha doğru adımlar atabileceğiz.

Biz ne yapıyoruz? Lean/Agile/DevOps yapıyoruz diye aracımız olması gereken yöntemleri amacımız haline getiriyoruz.

Pek çok kurum tarafından düşülen bu hatadan nasıl kurtulursunuz diye sorarsanız cevabım basit:

İşin teknik derinliğinde boğulan ya da müşteri ile cebelleşen IT yöneticileri yerine yönetim sistemleri ve farklı teknikleri bilen, trendleri takip eden kişileri proje/operasyon yönetiminde kullanmak, kurum içinde bu tarz çalışanları teşvik etmek.

Tabii ki bunu yaparken çok iyi bir teknik çalışanı ya da harika bir satışçıyı da aşağıda tutmamak lazım, aynı kademelerde yükselme şansı her farklı kolda olmalı ki tüm çalışanlar daha iyi kazanabilmek için yöneticiliğe yönelmesinler.

IT proje/operasyon yöneticisi ekibinin yaptığı işi anlayacak kadar teknik bilgiye sahip olmanın yanında proje/operasyona uygun yöntemleri takip edebilecek, standartlara uyum sağlayabilecek vizyonda ise başarı gelir. Aksi takdirde bugün denediğimiz trend yarın çöp olur, tıpkı dünün trendinin bugün yüzüne bakılmadığı gibi.